Adalet Ağaoğlu
Nallıhan kasabasında doğan Adalet Ağaoğlu, Ankara Kız Lisesi'nden sonra, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Fransız Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1951'de imtihan kazanarak girdiği Ankara Radyosu'nun kütüphane memurluğu, söz ve temsil yayınları şefliği, program uzmanlığı yaptı. Bu görevleri, 1970'e kadar sürdü.
Yazı hayatına, Kaynak dergisinde çıkan (1948-1950) şiirleriyle başlayan Ağaoğlu roman, hikâye, oyun, deneme, eleştiri türlerinde eserler yazmıştır.
Sahnelenen ilk oyunu, bir arkadaşı ile birlikte kaleme aldıkları "Bir Oyun Yazalım"dır (1953). Daha sonra bu alanda ortaya koyduğu eserler: Evcilik Oyunu, Çatıdaki Çatlak, Sınırlarda, Tombala, Kendini Yazan Şarkı vs. dir. Bu piyeslerden bir kısmını "Oyunlar" (1982) adı altında toplamıştır. Ağaoğlu The Reader's Encyclo-pedia of World Drama (New York, 1969) isimli tiyatro ansiklopedisinde, yer almıştır.
Hatıra ve denemelerini: Göç Temizliği (1985), Geçerken (1986), Çok Uzak Fazla Yakın (1991), Karşılaşmalar (1993), Başka Karşılaşmalar (1996) adlı kitaplarında toplamıştır.
Ağaoğlu'nun Hikâye Kitapları: Yüksek Gerilim (1974), Sessizliğin İlk Sesi (1978), Hadi Gidelim (1982), Şiir ve Sinek (1992). Yalnız bu kitaptaki hikâyeler, yeni yazılmış olmayıp, yazarının yukarıdaki ilk üç hikâye kitabından seçtikleridir. Hayatı Savunma Biçimleri (1997)'dir. Ağaoğlu'nun hikâye ile romanı, aynı yıllarda, yan yana yürüttüğü görülüyor. Birinden ötekine geçiş söz konusu değildir. Hikâyelerinin bazıları Almancaya da çevrilmiştir.
Ağaoğlu'nun asıl şöhret sağladığı alan romancılığıdır. Her romanının geniş tartışmalara yol açtığı bir gerçektir. Bu sebeple kitabımızda, romanları ve hikâyeleri üzerinde durulacaktır.
Romanları çıkış sırasıyla: Ölmeye Yatmak (1973), Fikrimin İnce Gülü (1976), Bir Düğün Gecesi (1979), Yaz Sonu (1980), Üç Beş Kişi (1984), Hayır (1987), Ruh Üşümesi (1991), Gece Hayatım (1993), Romantik Bir Viyana Yazı (1994).
Edebi Anlayışı
Adalet Ağaoğlu, yeni romancılar ve yaşıtları içinde, düşünce ağırlığı en fazla dikkati çeken her roman ve hikâyesini bir fikir ekseninde toplayan bir yazardır.
Bu tutumu ile önceki nesilden Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Halide Edip Adıvar'ı akla getirir.
İnsanlar gibi diğer canlı ve cansızları da, aralarındaki ilişkileri tahlil ederek anlatan Ağaoğlu hatıraların hayallere dolanarak ve eşyanın da (objeler) mutlaka değiştirilerek sanat eserine gireceğini ısrarla vurgular.
Nallıhan'daki çocukluk, genç kızlık, ana baba, akrabalar ve geçmiş gün olaylarıyla sanat görüşlerini iç içe yazdığı "Göç Temizliği" adlı hatıralarında "hiçbir yazarın kendisim anlatamayacağını", çünkü gerçeğin çok yönlü ve çok yüzlü olduğunu hafıza ve tahayyülde (imgelem) zamanla değişikliğe uğradığını belirtir:
"Hiçbir yazar kendini yazamaz. Çünkü yukarda biraz gösterdim, öncelikle dünkü kendini yazamaz. Dünkü kendini hep bugünkü kendine yamamaya çalışır. Dünkü kendinde, durmadan, bugünkü kendini doğrulatıcı ipuçları arar, bulamazsa uydurur. Bu nedenle dünkü olaylar gibi, bu olaylar, o zaman ve o zamanın kişileriyle ilişkideki insan da ortaya kılık değiştirerek çıkar.
Nallıhan'da doğduğum eve bundan yedi yıl önce gidip yeniden bakmasaydım, o ev benim kafamda hep cumbaları, cihannümaları, geniş pencereleri, sofaları, güzel bir çatısı olan konak yavrusu gibi kalacaktı. Gidip gördüm. Zaman içinde büyük bir değişikliğe uğratılmamış. Yine de önümde, bütün bildiklerimi yıkan, bozan bir gaddarlıkla duruyor. Bu ev hiçbir özelliği olmayan, çizgilerinde hiçbir yakışıklılık bulunmayan bir yapı işte... Benim bellek odamda barınmış konak yavrusu nerede, bu çenesiz, burunsuz, alınsız bir yüz gibi düz, donuk yapı nerede! Uzun yıllar çok güzel sandığım bu evde, çocuksu bir resmin sıcaklığı bile yok. Ben ömrümde böylesi anlamsız bir yapı görmedim... Görmez olur muyum, gördüm de, onların içinde daha önce ve şimdi ben yaşamadığım için, ansızın karşıma çıkan yüzleri yüreğimi bu denli sıkmadı. Onlara bakarken anlamsızlığa birde yanılma duygusu eklenmedi. Ama bu, gerçekte bir yanılma mı? Dün, o evi güzel buluşum bir gerçekti. Bugün çirkin buluşum da bir gerçek. Ya da belki, birine göre öteki yalan."
Bir yazar, kendini çarpıtarak yazsa, anlatsa, bunu kendinden başka kim bilebilecek? Kimin neden vurulduğu üstüne en yakınlar bile birbiriyle anlaşamadıklarına göre? Yine bir yazar, kendini gerçekten yazabilse, bunu da kendinden başka kim bilecek? Yazarın kendisiyle kıyasıya, kaçamaksız bir hesaplaşmaya giriştiğini düşünün. Bu çetrefil hesaplaşmada, şu yeryüzünde tek başına yaşamadığına göre, elbette çevrenin, toplumun izleri, belirtileri, etkiler gün yüzüne çıkacak. Birey sorguya çekilirken toplum bunun dışında kalamaz. Çevre bundan yakayı kurtaramaz. Böylece, anlatanın merceğinden gün yüzüne çıkan toplum, çevre, başkaları, bir başkası tarafından açıklanmaktan hoşnut kalmayacak. Yazarın kendi kendisine yüklediklerini bilmezden gelip, kendilerine yüklenenlerden ötürü aklanmak telâşı, yazarın kendi üstüne söylediklerinde 'eksik', başkaları üstüne yazdıklarında da 'abartma', hatta 'yalan' olduğu savını getirecek.
Toplumların tarihleri uydurulmuş tarihlerse, biz o toplumları tanımakta, giderek onlarla birliktelik kurmakta güçlük çekeriz. Toplumları doğru tanımak için, yine de en sağlıklı yol, yakın tanıklıklara başvurmak. Kişiler için de aynı oranda doğru bu. Ama diyelim bir yazarın kimliğinin gerçeğe en yakın olarak bilinebilmesi için ona kendinden yakın bir tanık bulmak da olanaksız. Yazarların kendi üstlerindeki tanıklıkları, bir tarihçinin bir toplum üstündeki tanıklığından çok daha gerçek olduğu halde, yukarda belirttiğim nedenlerle çok daha kuşku çekicidir. Tarihte bir olay bittiği yerde dururken, insanda bir olay bittiği yerde durmaz. Daha doğrusu tarih insanla değişirken, insan hem tarihle hem kendisiyle değişir." (Göç Temizliği, s. 19-21)
Ağaoğlu'nun kendisi ve yorumcuları, onun sürekli olarak "varoluşu sorguladığını" "her türlü saldırıya ve eziciliğe karşı başkaldırma ve sonsuz özgürlüğü seçme" direnişini gösterdiğini belirtiyorlar. Bu konuda kendi cümlesi şudur: "Yeter ki dünya, herkesin kendi adına karar verdiği bir dünya olsun." Böylece yazarın "uzlaşmalardan" ziyade "çatışmaları, zıtlaşmaları" ele aldığı belirtilmektedir.
"Hayır!" adlı, (sondan bir önceki) romanında, başkişi Aysel Dereli her an "hayır!" demenin ve hatta "intihar"ın yanında olduğunu belirterek şöyle konuşmaktadır: "Her alanda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu tek ve son söze bağlı: Hayır..."
Hemen bütün romanlarında "küçük burjuva aydın kadınları" ve onların "özgür sevi"lerini anlatan Adalet Ağaoğlu, istediği hür hayatı "Yaz Sonu" romanında, bütün bağlarından ve "takılarından" kurtulmuş kadın erkek altı kişinin diledikleri gibi bir tatil geçirmeleri şeklinde tasarlamıştır. Buna benzer tasarı ve sahneler, çoğu eserinde bulunmaktadır.
"Küçük burjuva" sınıfından bu altı kişi, özgür ve değişik yaşamak peşindeler. Bunlar, gündelik haksızlıklar, ölümlerle dolu biteviye yaşanan ve haksızlık dolu kara günlerin hıncını zevkle çıkarmak için bir araya gelmişler. Ölüm korkularından uzak gönüllerince bir hayat sürecekler. Aşk, güzellik, iyilik içinde "insanî" olanı özlemekteler. Aslında bunun bir "kaçış" olduğunu ve gerçekleşmeyeceğini, o altı kişi de bilmektedir. Nitekim her baskıdan azade olarak, Akdeniz kıyılarında sadece "aşk, tutku, cinsellik, özgürlük'ten ibaret bir yaşayışta bütünleşmek özlemiyle yanan bu kişiler, aradıklarını bulamıyorlar. "Açmaz"lar, tutarsız, dengesiz günler, onları "tatil"de de buluyor.
Adalet Ağaoğlu'nun usta bir gözlemci olduğu; romanlarındaki karakterlerin çeşitliliği; kişilerin günlük yaşayışlarından kolayca toplumun meselelerine geçişi, ayrıca insanı bütün cepheleriyle anlatma kabiliyeti de övülmüştür. Ona göre, romancı insanı "kişileştirmek" gücü göstermelidir. "Kişi, kendi adına bir gelecek tasarısı" olan kimsedir. Bu kimse "kendi ettiklerinden yalnız kendisinin sorumlu olacağının" şuuruna varmalıdır. Bu kişilerin rüyaları (düşleri) olmalıdır. Kendisini, başkalarının yönetmesine razı olmamalıdır. Ağaoğlu'nun "düşleyebildiği Yeni İnsan":
"Hem hiçbir yerli hem de her yerlidir. Her yerin insanıdır bu. Yalnız kendi seçtiği işi yapmaktadır. Herkesçe anlaşılabilen bir dili vardır. Onun kimlik kartı, bu kişi olma kartıdır.
Kendimizin kendimiz olabildiği bir dünyada, ordulara silâhlara da, cinsellik ve cinsel ayrılık değerlerine de yer yoktur..."
Böylece "millî insan, yerli insan, başka ülkenin insanı ve kadın erkek" ayrılıklarını reddeden Ağaoğlu, şüphesiz, Batılı veya Lâtin Amerikalı "modern romanlardan ithal edilmiş bu bakışı ile dinlere, doktrinlere, ideolojilere de karşıdır. Yani onların da "kişi" değerini kazanmış insanı ayırt edemeyeceğini söylemektedir:
"Diyalektikten çok söz edilir, fakat dizgenin (!) asıl kaynağı olan hayat, neden sık sık unutulur? Sanki öğretiler şurada durmakta, hayat burada yaşanmaktadır. Roman yazmayı, en çok, düşünce ile hayatın dostluğunu, birlikteliğini kurduğu için seviyorum."
Hemen her romanında ilgi çekici ve düzgün bir olay bulunmakla beraber, zamanı ve çevreyi belirsiz kılmak Ağaoğlu'nun başvurduğu "modern" yollardandır.
Romanlarında, belirtilmesi gereken bir nitelik de, Ağaoğlu'nun fotoğrafa poz veren gurupları andıran netlikte birtakım sahneler çizebilmesidir. Bu durumu ve özellikle söyleşmelerdeki berraklığı, Ağaoğlu'nun, yazı hayatına "tiyatro" ile başlamış ve sahne tekniğini iyi bilir olmasına yorabiliriz. "Oyun"dan "roman "a geçişini simgeleyen "Bir Düğün Gecesi" romanında bu "teatral sahneleri" daha kolay ayırt ederiz.
Ağaoğlu kendince bir roman ve hikâye dili de bulmuştur.
Türk Dil Kurumu'na bağlı olmadığını açıklayan Ağaoğlu, bu konuda "istediğim kelimeyi kullanırım, hatta dilersem uydururum" demektedir. Ağaoğlu'nun, o "kurum"un hegemonyasına düşmediği için cümlelerini daha zengin malzemeyle kurabildiği söylenilebilir.
Adalet Ağaoğlu, ayrıca, özenişli, çarpıcı bir üslûbun peşindedir. Kendisiyle bir öğrencimin yaptığı kısa söyleşi'de şu görüşlerini açıklamıştı:
"Düşünen bir dil kurmak istiyorum. Dilimi kendim yaratıyorum. Düşünen bir dil kurarken, yazar olarak, kendim de bir şeyler katmak istiyorum, katıyorum da."
Adalet Ağaoğlu'nun roman ve hikâyeleri üzerine, özet olarak:
Modernlikle geleneği kaynaştıran, hemen her konuda "serbestlik özgürlük" peşinde koşan, kişilerini "birey"likten alıp zaman zaman "toplumsal kimlik"e kavuşturan bir yazardır.









